5MwV3. Cam, orijinali inorganik sıvı olan, sert ve kırılgan şekli ile tüketilen, birçok eşyanın yapımında antik çağlardan beri kullanılmakta olan, saydam ya da yarı saydam maddeye verilen addır. Camın ana maddesi silisyumdur. Silisyum en çok kumda bulunur. Bu nedenle camın ana maddesi kum olarak bilinir. Diğer maddeler ise soda ve kireçtir. Cam, ani soğutulduğunda amorf bir yapıya bürünür. Bu amorf yapı cama sağlamlığını veren yapıdır. İnsan yapımı ve doğal olmak üzere iki ayrı cam çeşidi vardır. İnsan yapımı olan cam hepimizin bildiği cam olmakla beraber, doğal cam yanardağlardan püskürtme yolu ile doğa üstüne gelen, yarı değerli taş olarak kabul edilen cam türüne verilen addır. Cam işleme sanatı ise; iki şekilde ele alınmaktadır Camın şeklen işlenmesi, Cam eşyanın üzerine boya ve desen işlenmesi Camın şeklen işlenmesi, sıradışı ve adeta sihirli bir sanat dalıdır. Eriyik haldeki camın özel araçlar yardımı ile şekillendirilmesine dayalı bu sanat dalı ile gerek kullanım amaçlı, gerekse süs ve dekorasyon amaçlı birçok çeşitte ürünün imalatı yapılabilmektedir. Kalıplama tekniği bu alanda kullanılan en eski tekniktir. Önceden hazırlanmış kalıba dökülen cam, donduktan sonra kalıptan ayırılır. Diğer teknik ise “üfleme tekniği”dir. Eriyik ve sıvı halde bulunan cam; “pipo” adı verilen içi boş boru ile üflenerek istenilen şekle büründürülür. Bu şekilde birçok dekoratif ürünün yanısıra, bardak, vazo, sürahi gibi kullanım amaçlı ürün de üretilebilmektedir. Cam eşyanın üzerine boya ve desen işlenmesi şeklindeki cam işleme sanatına “vitray” adı verilir. Vitrayın orijinali aslında kırık camların birleştirilmesi ile desenin oluşturulmasıdır. Ancak, oldukça zor olan bu yöntemin yanısıra, hazır camın üstünde özel cam boyaları ile boyama ve konturlama yapılarak desen yapılması daha sıklıkla kullanılan bir yöntemdir. Yayınlanma 28 Ocak 2022 Son Güncelleme 29 Ocak 2022 488 0Cam sanatı Nedir? hem saydam hem de renkli camlara yapılabilen bir süsleme sanatıdır. Bir başka deyişle ana maddesi silisyum olan, saydam veya yarı saydam şekle sahip olan camın belli tekniklerle işlenerek yapılan süsleme sanatıdır. Camın ne olduğunu öncelikle yazmakta fayda var. Ham maddesi kum olan, ihtiyaca göre içine soda, kalker, kireç, dolomit, feldspa ve benzeri mineraller eklenerek 1500 derece sıcaklıktaki fırınlarda eritilerek şekil verilmesiyle ortaya çıkan maddeye cam sadece kumdan üretilir. Bir çok alanda kullanılan örneğin pencerelerde, mutfak eşyalarında, mobilyalarda, aynalarda, aksesuarlarda, aydınlatma sistemlerinde ve daha birçok yerlerde kullanılan cam, bazen de bir sanat eserine dönüşür. Çok eski çağlara baktığımızda camın çok eskilerden beridir kullanıldığı ortaya çıkmıştır. Bunun nedeni hem zarif hem çok kullanışlı olması ve insan sağlığına zararlı olmaması bakımından çok yerde cam eski dönemlerde zenginlerin kullandığı ve kralların ve krala yakın çevrenin eşyalarında kullandığı idia edilmektedir. Zengin kişilerin kullanması için üretilen cam daha sonra değerli taşlara ve insan eliyle yapılmış madeni eşyalara alternatif olarak üretilmiş ve Sanatı Nedir?Cam Sanatı NedirCam sanatı camın eritilerek yeni şekiller oluşturulduğu sanattır. Cam sıvı hale getirilerek yapılır. Ardından cam soğutulur ve sert hale gelir, kırılganlık özelligini geri Sanatı Ustası Emin ÇetinCam Sanatı Nasıl Ortaya Çıkmıştır?Silisyum dioksit ve maden oksitlerinin bir karışımı olan camın tesadüfen bulunduğu söylenmektedir. Romalı tarihçi Pliny, camı ilk olarak Finikeli denizcilerin bulduğuna işaret eder. Aktardığı hikayeye göre denizciler, Suriye’nin Prolemais bölgesindeki sahilde bir kamp kurarlar ve ateş yakarak kaplarını, aynı zamanda yükleri olan soda blokları üzerine koyarlar. Ertesi gün uyandıklarında, ateşin sıcaklığından dolayı kum ve sodanın camı oluşturduğunu görürler. Camın ilk olarak Mısırlılar ve Finikeliler tarafından 2. yüzyılda üretildiği söylense de, Mezopotamya’da bulunan ilk cam örneklerinin tarihi, İÖ 3000li yıllara dayandığı belirtilmektedir. Mezopotamya’dan Mısır’a ve Doğu Akdeniz’den Anadolu’ya biroldukça yerde cam örnekleri islam mimarlığına girmesi ise “revzen” denilen alçı pencerelerle girmiş, kandil, bardak, sürahi ve tabak benzer biçimde günlük eşyalarda geniş ölçüde kullanılmıştır. Cam işleri yüzyıl sonlarında “Memluk” ve “Eyyubi” dönemlerinde en parlak düzeyine ulaşmıştır. “Selçuklu” ve “Artuklu” dönemlerinde ise “şemsiye” denilen bombeli camlar zamanında ise bir çok süslü cam örnekleri ortaya çıkmıştır. Konya Beyşehir Gölü kıyısında Alaaddin Keykubat’ın yaptırdığı “Kubadabad Sarayı” kazılarında kahverengi, mor, mavi, yeşil sarı renkli yuvarlak veya bombeli pencere camları, rengarenk kadehler, şişe ve tabaklardan oluşan örnekler bulunmuştur. Orneklerde ki cam eşyalar oyma, kesme ve perdahlama teknikleriyle, camlara desen verildiği görülmüştür. Osmanlı döneminden sonrada bir çok örnekler bulunmuştur. İstanbul’un fethinden sonra cam endüstrisinin daha çok geliştiği sonuçları Osmanlı cam endüstrisinin İstanbul şehrinden başlayarak geliştiği diğer illere zamanla yayıldığı görülmüştür. Kaynaklardan edinilen bilgilere gore İstanbul’un Eğrikapı, Eyüp, Balat, Ayvansaray, Bakırköy, Beykoz, Paşabahçe, Çubuklu ve İncir köy mevkilerinde çok farklı tekniklerde cam üretimi meydana getiren atölyelerinin bulunmuş olduğu kuruluşu ilede Türk cam endüstrisi daha da gelişerek 17 Şubat 1935’te Paşabahçe’de, Boğazca’ın yamaçlarında Meclis’in onayıyla ilk ulusal cam fabrikası kurulmuştur. Türkiye İş Bankası tarafından “Türkiye Şişe ve Cam Fabrikaları adı ile kurulan fabrika çeşitli tarzlarda cam üretimi meydana getirmiştir. Şişecam, Türkiye’nin cam ihtiyacını karşılamak amacıyla İstanbul’un Paşabahçe semtinde 4 Temmuz 1935’te kurulan cam fabrikasıdır. Fabrikanın bu semtte kurulmasıyla birlikte Paşabahçe semti cam üretimi ile anılır sanatını batı bölgelerinden öğrenen Türk ustalarla, Avrupalı ustalar beraber çalışarak özgün eserler Sanatı Nedir? Cam İşleme Sanatı Nasıl Yapılır?Cam işleme sanatı camın şeklen işlenmesi ve cam eşyanın üzerine boya ve desen işlenmesi şeklinde iki bölüme ayrılır. Kalıplama Tekniği, Üleme tekniği, Kalıp İçi Cam Şekillendirme Tekniği, Cam Füzyon Tekniği, Cameo Cam Tekniği gibi tekniklerle cam Tekniği En eski tekniktir. Önceden hazırlanmış olan kalıba dökülen cam, donduktan sonra kalıptan Tekniği Pipo adı verilen içi boş boruyla üflenerek, eriyik ve sıvı halde bulunan cam şekillendirilir. Vazo, bardak, sürahi gibi dekoratif şekillerde cam süslemeleri elde İçi Cam Şekillendirme Tekniği Diğer bir adı fırında şekillendirme denmektedir. Elde şekillendirme yöntemi ile yapılır. Kilden modeli hazırlanan cam heykelin, alçı kalıbı alınır. Daha sonra cam parçaları kalıba yerleştirilerek, yüksek ısıda fırınlanır. Cam kalıbın içinde eriyerek modelin şeklini alır. Fırınlama süresinin camın kalınlığına göre değiştiği bilinmekle beraber ortalama iki hafta bir süre olduğu söylenebilir. Kalıbın kırılarak cam heykelin temizlenmesi ve ardından üzerine parlatma işlemi yapılması cam soğuduktan sonra gerçekleşir. Bu işlemler yapılarak cama son şekli Füzyon Tekniği Cam füzyon tekniği cam üzerine resim yapma sanatıdır. Özel olarak üretilen renkli, şeffaf düz camlar plakalar halinde ve soğukken elde kesilir. Ardından camların birbiriyle kaynaşması için özel olan fırınlarda 800 derecedeki fırına verilir. Yapılan bu işlere “cam füzyon” denir. Elle yapıldığı için birbirlerine benzesede bu objeler asla aynısı Cam Tekniği Çeşitli renk katmanları halinde cam üst üste konulur. Ardından cam eritilir ve üst katmandaki camın oyulması ve aşındırılması ile desenler ortaya çıkar. Cameo cam tekniği Roma’da ilk kez görülmüştür. Lüks bir cam sanatı Üfleme Tekniği Yaklaşık derecelerde akışkan olan cam fırından içi boş bir çubuk yardımı ile üfleme işlemi yapılır. Çubuğun uç kısmından bir miktar üflenir ve soğumaya bırakılır. Cam üfleme dikkat ve sabır isteyen bir sanattır. Cam üfleme bazı teknikler ile kıvraklığı el hassasiyeti iyi olmalıdır. Cam hiçbir zaman alevden uzaklaştırılmamalıdır. Cam alevden ufak dahi olsa uzaklaştırıldığına ani ısı kayıpları nedeniyle istenen formda olmaz ve tüm emekler boşa sürekli döndürerek, hareket ettirilerek camın her noktasına aynı derecede ısı gelmesi sağlanmalıdır. Üfleme işlemi sırasında istenirse cam boyaları ile renklendirme işlemi yapılabilir. Üflemede bazen kalıplarda Üfleme TekniğiTürk Cam Sanatı Türk cam sanatı, Türk tarihi için önemli bir cam yapım merkezi haline gelmiştir. Osmanlı döneminden beri gelen eserlere bakıldığında cam sanatında oldukça iyi yerde olduğumuzu görüyoruz. Osmanlı cam endüstrisi İstanbul ilimizde gelişerek camın merkezi haline gelmiştir. Eyüp, Balat, Ayvansaray, Bakırköy, Beykoz, Paşabahçe, Çubuklu ve İncirköy’de gibi bölgelerde farklı cam üretim yapan cam atölyeleri bulunduğu bilinmektedir. Günümüzde de adını sıkça duyduğumuz Paşabahçe, çok sayıda cam ustasını bir araya toplayarak, Türk tarihi için önemli bir cam yapım merkezi haline gelmiştir. Geleneksel Türk cam ürünleri Çeşm-i Bülbül ya da Türk filigranosu, Beykoz işi olarak da Bülbül Çeşm-i Bülbül son derece kalifiye bir tekniktir. Çok dikkatli yapılması gerekmektedir. Bu teknik, hata kabul etmez. Oluşan hatayı düzeltmek olanaksızdır. Çeşm-i Bülbül tekniği şu şekilde fırında eriyik halde bulunan cama daldırılarak, camı toplamak için döndürülür.• Daha sonra cam potadan ayrılarak ocak dışında şekillendirilir ve soğutulur.• Biraz daha soğuk olan cam, düzenli bir şekilde dizilmiş renkli çubuklar ile hazırlanan bir kalıba sokularak üflenir. Çubuklar cama yapışır.• Oluşturulan form tekrar potaya götürülerek cam çubukların iyice yapışması sağlanır.• Cama son şekli kalıp içerisinde elle gerekli döndürme işlemi yapılarak verilir. Bu büyük yetenek gerektiren bir aşamadır.• Şekil verilen ürün soğutulur ve metalden Boncuk Yapımı Halk sanatı olan cam boncuk yapımı, küçük fırınlarda yapılır. Cam odun ateşinde ısıtılıp yumuşatılır. Boncuklar elle kullanılan basit aletlerle çeşitli biçimlendirmeler Boncuk YapımıVitray SanatıCam eşyanın üzerine boya ve desen işlenerek yapılan cam işleme sanatına vitray Cam Fabrikasılk cam atölyesi döneminde, Mevlevi Dervişi Mehmet Efendi tarafından Beykoz’da açılmıştır. Mehmet Edendi cam sanatının inceliklerini Venedik’te öğrenmiştir. Zamanla, atölye sayılarının artmasıyla birlikte Camcılar Ocağı kurulmuştur. Daha sonra 1847 yılında İncirköy’de ilk cam fabrikası kurulmuştur. Bir tür killi topraktan yapılan ve fırında pişirilen, bir yüzeyi sırlanmış, çeşitli renk ve motiflerle süslenmiş, seramik parçasına çini denir. Çini yapma sanatı da çinicilik diye adlandırılır. Doğu’da başlayan ve büyük ölçüde gelişen çinicilik, Araplar aracılığıyla Mallorca adalarına ve İspanya’ya, Granada, Valencia, Toledo, Barselona, vb. kadar yayılmış, 14. yy’da İtalya’da Floransa, Siena, Urbino, Gubbio, vb. çini atölyeleri kurulmuş, 16. yy’dan başlayarak, çini yapımı Avrupa’nın her yanında Fransa, Hollanda, Macaristan, Almanya, İskandinavya, vb. yaygınlaşmıştır. Çinicilik Tekniği Çinicilik tekniğine geçmeden önce, seramik ve çini arasındaki ayrıma kısaca değinmek gerekir. Seramik genel bir addır ve daha çok seramik çamurundan yapımda kullanılan hamur kıvamındaki özel çamura verilen ad üretilen eşyalar bu terimle adlandırılır. Tane büyüklüklerine göre seramik başlıca iki türe ayrılır Kaba seramik; ince seramik. Seramik çamuru genel olarak kuvars, feldispat ve kaolinden kil oluşur. Daha özel bir seramik hamurundan üretilen, geleneksel renk ve motiflerle süslenmiş, bir yüzü sırlanmış süsleyici ürünlere ise çini denir. Çiniler de genelde iki türe ayrılır Büyük levhalar halinde olan çiniler; küçük parçalardan mozaik oluşan çiniler. Duvar çinileri büyük levha çinileri genellikle altıgen, kare ya da daha başka biçimlerdedirler ve daha çok, yapıların iç bölümlerinde ve düz yüzeylerinde kullanılırlar. Mozaik çiniyse, çini levhanın pişmeden önce küçük parçalara bölünmesiyle hazırlanır. Çini mozaik tekniğiyle, yapıların iç ve dışlarında, düz ya da eğik yüzeyler kaplanabilir. Sırlama Geometrik ya da bitkisel motifler ve yazılarla bezenen çiniler, istenilen boyutlarda, istenilen yüzeylerin örtülmesinde kullanılabilir. Sırlama ve renklendirme tekniği Türk çinilerinde çeşitli biçimlerde yapılmaktadır. Genelde iki teknik egemendir Sıraltı tekniği; sırüstü tekniği. Sıraltı tekniği’nde pişmiş toprağın üstüne çekilen ince astar tabakasına süslemeler yapılır; bu süslerin üstüne de sır sürülür. Fırında renksiz ve saydam bir hale gelen sırın altındaki desen ve renkler, bütün ayrıntısı, parlaklığıyla ortaya çıkar. Selçuklu ve Osmanlılarda en çok görülen teknik budur. Sırüstü tekniği’ndeyse, pişmiş toprak önce saydam olmayan bir sırla kaplanır; fırında pişirildikten sonra üstüne boyayla süslemeler yapılır. Boyama işleminin ardından, yeniden fırına konularak, ikinci bir pişirme perdah yapılır. Boya, bazen, kullanılan gerecin cinsine göre, çiniye fırından çıkınca ayrı bir parlaklık verir. Daha çok Selçuklu dönemi çinilerinde görülen sırüstü tekniği, özellikle Osmanlılar döneminde yetkinliğe ulaşmıştır. Bu iki tekniğin dışında, Anadolu’da başka bir tür olarak, tek renkli, saydam olmayan, sırlı ve desensiz çiniler de üretilir. Sıraltı ve sırüstü tekniklerinin bir arada kullanılarak, çok renkli bir yüzey elde edilmesine minai tekniği denir bu teknik daha çok İran’da kullanılmıştır. Çinicilikte kullanılan sırın ana maddesi, kuvars denilen kum, cam, biraz buğday unu ve sudur. Bu maddelerin bir araya getirilip, öğütüldükten sonra eritilerek, içine kurşun katılmasıyla, saydam sır elde edilir; çinko katılmasıyla mat, çeşitli maden oksitlerinin katılmasıyla da renkli sırlar yapılır. Renkli sır Renkli sır tekniğindeki çinilerde, bezemeler, hamur üstüne kazılarak gerçekleştirilir. Hamurun oyulan kesimlerine balmumu ya da bitkisel yağ ile manganez karışımından oluşan bir bileşim, ayırım olarak sürülür. Sonra her parça ayrı ayrı, istenilen renkte sırlanarak fırınlanır. Kabartma tekniğiyle hazırlanan çiniler daha çok yazıların yapımında kullanılır. Sır altına kabartma olarak hazırlanan yazı örnekleri şablon perdah ya da normal sırla sırlanarak üstü yazılı çini elde edilir. Mozaik biçimindeki çiniyse, sıraltı tekniğiyle hazırlanır; renkli sıra batırılan parçalar, istenen biçimlerde kesildikten sonra birleştirilerek mozaik desenli çini elde edilir. Perdah, sırın içine maden tozu karıştırılarak yapılır; perdahta en iyi sonuçları veren metaller, sırasıyla altın, gümüş ve bakırdır. Perdahlanan çiniler, madeni parıltılarını yitirmemeleri için, düşük ısılarda fırınlanırlar. Perdah türleri ikiye ayrılır Minai; sahte minai. Minai tekniğinde, ısıya daha dayanıklı olan renkler sır altında, az dayanıklı olanlarsa sır üstünde kullanılır. Mavi, mor, firuze ve yeşil renkler sır altında, kiremit kırmızısı, beyaz, kahverengi ve siyah renkler de sır üstüne konularak boyanır ve düşük ısıda fırınlama işlemine sokulur. Sahte minai tekniğinde, lacivert sır üstüne renkler işlendikten sonra, düşük ısı altında fırınlama yapılır. Türk Çini Sanatı Pişmiş topraktan üretilen yapı gerecinin yani tuğlanın bir yüzünün gerek süslenmesine, gerek koruyucu maddeyle kaplanarak, yani sırlanarak kullanılmasına, tarihte ilk olarak Mezopotamya’da Sümer uygarlığında rastlanmaktadır. Yapılan kazılar sonucu elde edilen verilere göre, Babil’de büyük duvar yüzeylerinin sırlı tuğlayla kaplanmış oldukları saptanmıştır. Bu tekniğin daha sonraları Abbasiler döneminde canlandığı, 12. yy’dan sonraysa, Türklerin egemen olduğu ülkelerde büyük bir gelişme gösterdiği bilinmektedir. Sırlı tuğla tekniğinin önemini yitirmesinden sonra, Türk mimari süslemeciliğinde çini kaplamacılığının yeri ve önemi artmış 15. yy’da yavaş yavaş bırakılmaya başlanan tuğla tekniğinin yerini alan çinicilik, o tarihten sonra dünya seramik sanatında da önem kazanmıştır, çini tekniğindeki gelişmeye koşut olarak, sırlı çanak ve çömleklerden yapılan ürünler, özellikle 15. – 16. yüzyıllarda Türk-Islam sanatının güçlü örneklerini oluşturmuşlardır. İslam düşünce ve sanatının etkisiyle belli bir düzeyde kalarak gelişemeyen figüratif duvar resmi karşısında Türk çini sanatı, mimari yüzeylerin bezenmesi ve iki boyutlu olarak renklerle süslenmesi açısından büyük bir ağırlık kazanmıştır. Türk Çiniciliğinin Gelişmesi 12. yy’da Büyük Selçukluların gelişiyle İran’da sıraltı tekniğiyle yapılan çini sanatı ve seramik üretimi yeni bir aşamaya girdi. Türklerin katkısıyla Rey, Keşan, Rakka gibi merkezlerin çini ve seramik yapımındaki ünleri günden güne arttı. Ayrıca, ilk olarak Rey kentinde sıraltı tekniğiyle yapılan çinilerin yanında, perdah tekniğiyle üretilen ürünler de dikkati çekmeye başladı. Üretilen çinilerin en belirgin özelliği, pembe renkte ve sert-kaba hamurdan yapılmış olmalarıydı Rey çiniciliği ve seramikçiliği, Moğol istilasıyla sona ermiştir. Rey kentinden sonra ikinci derecede önem kazanan merkez Keşan, Moğol istilasının ardından yeniden canlanarak üretime başladı. Keşan çini ve seramiklerinde sıraltı tekniğinin ağır bastığı görülür; ürünlerin hamuru beyazdır. Rakka’daki üretim merkezleri de Rey kenti gibi, Moğol istilasından etkilenerek kapandılar sıraltı ve perdah tekniğinin uygulandığı Rakka kökenli ürünlerde kurşun kullanıldığı için, bu merkezde yapılan çini ve seramikleri öbür üretim merkezlerinin ürünlerinden ayırmak kolaydır. Karatay Medresesi Tavan Çinileri Anadolu Selçukluları Anadolu Selçuklularında çini, mimariyi tamamlayan bir öğe olarak kullanıldı; perdah ve minai teknikleriyle ama, seramiklerde bu teknikler görülmez yapılmış çok güzel çini örnekleri ortaya kondu. Minai tekniğindeki çinilerle bezenmiş yapıların en belirgin örneği, Konya Alâeddin Köşkü’dür. Sekizgen ve yıldız biçiminde olan köşkün çinileri, ilk bakışta, gerek ölçü, gerek bezemeleriyle 12. yy’da İran’ da kullanılan çinileri anımsatmakla birlikte, İran’dan getirilmemiş, doğrudan doğruya Konya yöresinin toprağıyla gene Konya’da yapılmıştır. Kayseri Keykubadiye Sarayı’nın çinileriyse sıraltı tekniğiyle üretilmişlerdir. Beyşehir’deki Kubadâbâd Sarayı’nın yıldız ve kare biçimli, perdah ve sıralta tekniğiyle üretilmiş çinileri, 13. yy. Türk çiniciliğinin en güzel örneklerindendir. 14. yy’ın ikinci yarısı ile 15. yy’da üretilen Türk çini ve seramiklerinin hamuru kaba, taneleri iri ve rengi kırmızımsıdır. Bu nedenle, içleri bütünüyle, dışlarıysa yarı yarıya beyaz renkli astar sürülerek fırınlanmıştır. Desenleri fırınlandıktan sonra işlenen, sırlandıktan sonra kurutulan bu ürünlerdeki geometrik desenlere, çizgilere, bitki desenlerine ve hayvan figürlerine bakılarak bir sınıflandırma yapılabilir. Bu tür seramik ve çinilere, uzun süre Miletos denilmiş, ama 1964 yılında İznik’te yapılan kazılar sonucunda, İznik’te yapıldıkları anlaşılmıştır. 14 – 15 yüzyıllarda çini sanatı 14. – 15. yüzyıllarda renkli sır tekniği adı verilen ve çeşitli sırların birbirleriyle karışmasına olanak vermeyen bir teknikle elde edilen çinilere, özellikle Osmanlılar mihrap süslemelerinde yer vermişlerdir. en güzel örnekleri arasında Sivas Gökmedrese, Erzurum Çifte Minare ve Yakutiye medreseleri ile Ankara Aslan hane camisinin mihrabı sayılabilir. İznik Yeşil Cami’nin yapımı 1378-1392 minaresinde sırlı tuğla ve mozaik çini karışımından oluşan yalın bir süsleme görülür. Ankara savaşının ardından, Çelebi Sultan Mehmed’in Bursa’da yaptırdığı Yeşil Cami ile külliyesinde önemli ölçüde çini kaplama kullanılmıştır. Bu yapılarda firuze renkli sırlı çinilerle kaplanmış yüzeylerin yanı sıra, özellikle çini mozaik, renkli ve sırüstü tekniğiyle üretilmiş yazı şeritleri, mukarnas frizi ve bitkisel arabeskle süslenmiş mihrap, çağın çini uygulamalarının başlıca örneklerini oluşturur. Külliyenin Yeşil Türbe adıyla bilinen bölümü, dıştan sırlı tuğla, içerden firuze renkli çinilerle kaplıdır. Hem camide, hem de külliyede, yeşil ve mavi rengin tonları egemendir. Aynı dönemde Bursa ve Edirne gibi önemli merkezlerdeki yapıları süsleyen çini örneklerinden özellikle ikisi önemlidir. Edirne Muradiye camisinin çini mihrabı; Bursa Muradiye camisinin duvar çinileri. Edirne’deki Muradiye camisinin çini mihrabı sırüstü tekniğiyle ve renkli sırla yapılmış, Bursa’daki Yeşil Cami mihrabına benzetilmeye çalışılmıştır. Ama, asıl ilgi çekici süsleme öğeleri, sıraltı tekniğiyle yapılmış olan altıgen ve üçgen biçimdeki mavi-beyaz çinili, üstünde zengin çiçek motifleri bulunan çiniler, bu desenleriyle, daha sonraki dönemde üretilen Osmanlı çinilerinden ayrılırlar duvar kaplamalarıdır. 15 yüzyıl sonrası çini sanatı Moğollarla girişilen ilişkiler sonucu. 15. yy’da Osmanlı çinicilik sanatında bazı etkilenmeler görüldü. Özellikle İstanbul’un alınmasından sonra yapılan Çinili Köşk 1472’de tamamlandı içinde kullanılan çinilerde, bu etki açıkça gözlenir. Köşk’te firuze, sarı, beyaz, siyah sırlı tuğlayla kaplı gereçler kullanılmıştır. Yazı şeritlerinde ve eğri yüzeylerin süslemelerinde mavi, firuze ve beyaz renkler egemen olmuş ve bitki motifleri kullanılmıştır. Bütün bu ürünlerin verildiği, Türk çiniciliğinin ilk dönemi sayılan dönem, çini mozaik ve tek renkli mavi ya da firuze çiniler gibi gereçlerin kullanılmamaya başlanmasıyla sona erdi ve yeni bir çini üretim merkezinin yavaş yavaş ön plana çıkmasıyla, Türk çiniciliği yeni boyutlara ulaştı İznik. Gerçekten de, İznik’te daha gelişmiş bir sıraltı tekniği uygulandı ve Doğu geleneğine bağlı çini üretimi günden güne etkisini yitirirken, İznik dünya çapında bir çini üretim merkezi haline geldi. İznik İznik’te 14. yy’da başlayan çini üretimi önemini günden güne artırarak 16. yy’a kadar sürerken, aynı yüzyılda Bursa da, erken Osmanlı sanatının merkezi oldu. Beylikten imparatorluğu geçişin sağladığı olanaklar, Türk sanatını, dolayısıyla da Türk çiniciliğini olumlu yönde etkiledi. Gerek Bursa’da, gerek Edirne’de pek çok anıtsal yapı, 15. yy. Türk çinileriyle bezendi. 16. yy, başlarından kalma çini örneklerinin çok az olmasına karşın, İznik’te seramik üretiminin hızlandığı bilinmektedir. Kanuni Sultan Süleyman’ın tahta çıktığı yıllarda yaptırdığı yapılarda, bitkisel arabesk ile özgün sarmal motifli ejder ya da bulut gibi bazı Doğu figürlerini içeren çiniler kullanılmıştır. 1539’da İstanbul’da yapılan Haseki Medresesi ile Şehzade Mehmed Türbesi’nde 1543-1548, görülen bu çiniler, Süleymaniye camisinin yapılışına kadar kullanılmış, gene o dönemde çinilerde, süslemenin önemli öğelerinden yazı sanatına hat da, yer verilmeye başlanmıştır. Dönemin ürünlerinde ayrıca, saz adı verilen özgün bir yaprak motifine de rastlanır. Sarı ve fıstık yeşil, en çok kullanılan renklerdir; patlıcan moru, mavi, siyah ve beyaz renklerse, ikinci derecede kullanılmıştır. 16. yy’ın sonu ile 17. yy’ın başlarında üretilen çini ve seramik-lerde, renk sayısının arttığı görülür. En belirgin özellikleri de, sıralfinda hafif kabarık mercan kırmızısı kul-lanılmış olmasıdır. Mavi, yeşil, firuze, beyaz renkler yanında ender olarak pembe ile kahverenginin kullanılması tatlı bir uyum sağlamıştır. Buna karşılık, bir önceki dönemde rastlanan sarı renk ortadan kalkmış gibidir. 16. yüzyıl’da Çini Sanatı Rüstem Paşa Camii, Çini Pano Dönemin ürünlerindeki ikinci özellik, çini desenlerindeki farklılıktır. Osmanlı süsleme sanatının en üstün yaratıcılığına örnek sayılan üst düzeyde bir çiçek üsluplaştırması gelişmiştir. Lale, karanfil, sümbül, menekşe, nar çiçekleri, bahar dalları, üzüm salkımları ve asma yapraklarının desen olarak kullanıldığı çini ve seramikler, doğadan bir kesit yansıtırlar. Ayrıca hayvan figürlü çiniler de bu dönemde üretilmiştir çinilerin bir duvar resmi gibi kullanılmış olması, bu dönemin çini üretiminde belirgin bir özellik oluşturur. Bezemeler çoğunlukla siyah kenar çizgileriyle çevrilidir. Özellikle Süleymaniye külliyesi içinde yer alan caminin mihrap duvarları ile Kanuni ve Hürrem Sultan türbelerinin çinilerinin desenleri, söz konusu niteliklerin aşağı yukarı tümünü taşıyan ve tek bir çiniden büyük bir panoya varan bir gelişmenin en güzel örnekleridir. Ayrıca bu dönemde tabak, kase, sürahi, ibrik, kupa, vazo, kandil gibi değişik türden eşyalar da, aynı özelliklerle üretilmişlerdir. Bu dönem çinilerinin yer aldığı Rüstem Paşa camisinin yapımı 1561 çini bezemelerinde, ilgi çekici bir uygulama görülür. Bizans yapılarında çini mozaikler yalnızca bütün bir yüzeyi kaplarken, bu camide kaplama kubbeye kadar sürdürülmüş, böylece, Osmanlı mimarisinde çininin, bütün bir yapıyı bir renk cümbüşü içinde kuşattığı yeni bir süsleme oluşturulmuştur. Rüstem Paşa camisinin çini uygulaması, başka hiçbir dinsel yapıda yinelenmemiş olmakla birlikte, daha sonraki dönemlerde, çinilerin desenlerinin, estetik açıdan yüksek bir düzeye doğru geliştiği görülür. Dinsel mimariyle birlikte sivil yapılarda da çinilerle süsleme tekniğinin yoğun biçimde kullanıldığı bu dönemin ikinci yarısına ilişkin en önemli çini örnekleri arasında, Topkapı Sarayı’ndaki Altın Yol adı verilen koridorun panoları ve Murad III’ün yatak odası girişindeki panolar sayılabilir bunların İznik’te yapılmış olduğunu ortaya koyan belgeler vardır; ayrıca, bu çinilerdeki desenlerin de İstanbul’da saray ressamları tarafından hazırlandığı bilinmektedir. 17. yüzyıl’da Çini Sanatı 17 .yy’da çinilerin bezenmesi, desen açısından zenginliğini henüz yitirmemiştir. Sıraltı tekniğiyle üretilen seramik ve çinilerin hamuru sert, sırları beyaz, saydam ve renksiz, yapılarıysa çatlaksızdır. Önceki dönemlerde belirginleşen kırmızı rengin, önemini yitirerek, 17. yy’ın sonuna doğru bütünüyle ortadan kalktığı söylenebilir. Egemen olan renk, hafif maviye çalan bir tür yeşildir. Dönemin sonuna doğru belirginlik kazanan yeni motifse, servidir. İstanbul Sultan Ahmet camisinde kullanılan 20 000’i aşkın çini, bu dönemi yansıtan önemli bir kaynaktır. Üsküdar Çinili camisi. Yenicami, Hünkâr Köşkü, Topkapı Sarayı’nda Revan ve Bağdat Köşkleri ile Sünnet Odası çinileri de, dönemin klasik üslubunu yansıtan başlıca örnekler arasında sayılabilir. Yüzyılın sonuna doğru çinicilikte bir duraklama görülmüş, Anadolu’daki Celali isyanları, İznik çini üretimini olumsuz yönde etkilemiş, ama Kütahya’da 15. yy’da başlamış olan çini üretimi gelişmeye yönelmiş ve Kütahya, bütünüyle İznik’in yerini almıştır Üsküdar Yeni Valide camisi, Kütahya çinileriyle bezenmiştir. 18. yy’dan başlayarak ön plana geçen Kütahya’daki üretim, daha çok sıraltı tekniğindedir. Yüzyılın başlarına ilişkin örneklerde gerek hamur, gerek kullanılan renk ve motifler ile biçimler daha incedir. Değişik boyutlarda fincan, fincan zarfları, matara, ibrik, sürahi, adak yumurtası gibi çeşitli türden eşya üretimi de bu dönemde başlamıştır; seramiklerde kullanılmış olan mavi, kırmızı, sarı, yeşil, eflatun ve lacivert renkler, çağlar boyu solmadan kalmıştır. 18. yy’ın ikinci yarısından sonra Kütahya seramiklerinde bir gerileme görülmüş; berrak ve parlak renkler yerlerini koyu ve karanlık tonlara bırakmış, eflatun bütünüyle yok olmuş, bezemedeki biçim ve motifler de son derece kabalaşmıştır bu tür üretim, 19. yy’da da sürmüştür. Çanakkale Çiniciliği 19. yy’ın ortalarından, 20. yy. başlarına kadar Çanakkale’de de üretim yapıldığı bilinmektedir. Sıraltı tekniğiyle yapılan Çanakkale seramiklerinin erken örnekleri, bir tablo görünümündedir. Son derece uyumlu olan ürünler arasında tabaklar, kâseler, iki kulplu küpler, kulplu ve kulpsuz vazo türünde eşyalar sayılabilir. Tabaklardaki bezemeler, çeşitli öbeklere ayrılır. Gemiler; köşk cami görünümleri; hayvan ve bitki motifleri. Desenler, hamurun renk ve kabalığını örtmek için beyaz bir astar üstüne çizilmiştir. 20. yy’a doğru Çanakkale’de üretimde bir bozulma göze çarpar. Kırmızı ve kaba olan hamur, koyu sarı, koyu yeşil, kahverengi sırlarla örtülmeye çalışılmış, desenler sırüstüne kabartma ya da boyayla işlenmiştir. Başlıca ürünler testi, sürahi ve vazolardır. Desen olarak insan ve hayvan motiflerine, biçimlerine önem verilmiş, bunlar da zamanla bozulmuştu. Günümüzde Türk çiniciliğinin merkezi Kütahya ilidir yörede pek çok aile geçimini çinicilikle sürdürmektedir. İlk olarak 15. yy’da üretim yapılan bu ilimizde, çinicilik özellikle 18. yy’dan sonra gelişmiş, ilk dönemlerde daha çok kobalt mavisi, süt beyazı olan çiniler, 18. yy’dan sonra beyaz, mavi, firuze mavisi, yeşil, manganez moru, ve kırmızı renkte üretilmeye başlanmıştır. Çinilerinin üstünlüğü, bölgede iyi cins kil kaolin bulunmasından kaynaklanan Kütahya’da, duvar çinilerinin yani sıra çini kap-kacak tabaklar da üretilmekte, ayrıca çiniden hediyelik eşya yapımı da önemli yer tutmaktadır. Kütahya çinileri yurt içinde yaygın olarak kullanılmalarının yanı sıra, yabancı ülkelere de ihraç edilmektedir. VAZO a. lat. vas, vas/s'ten ital. vaso. Çeşitli biçim ve büyüklükte, değişik gereçlerden yapılmış kap. Bk. ansikl. böl. —Arkeol. Hayvan biçimli vazo, bir hayvanın biçimi örnek alınarak yapılan vazo. Eski Yunanistan'da, özellikle Boiotia'da bu vazolar çok yaygındı. Hayvan başı ya da boynuz biçimindeki içki kaplarına ise rhvton denir. —Mim. Ateş vazosu, klasik dönemde yaygın olarak uygulanan, içinden alevler çıkan tamoyma vazo biçimindeki tepelik. —Seram. Kandil vazo, kandil olarak kullanılmak üzere yapılmış seramik kap.j Kumlu vazo, tornada biçimlendirildikten sonra, henüz yaşken üzerine kum taneleri serpiştirilmiş vazo. Bu vazolar tek renk sırla boyanıp fırınlanır. —ANSİKL. Arkeol. ve Süslem. sant. • Unasya. Yakındoğu kazılarında bulunan en eski kaplar taştandı; bunlar çömlekçiliğin ortaya çıkışından önce kullanılıyordu -> SERAMİK, ÇÖMLEKÇİLİK. Ele geçen örnekler, "seramiksiz" ya da "çanak çömlek öncesi” adı verilen bir uygarlık evresinin varlığını ortaya koyar bin- yıl; bu evrenin görüldüğü başlıca merkezler Zagros dağlarında Kelat Carmo, Filistin’de Eriha ve Fenike kıyılarında Res Şemra’dır. Pişmiş toprak kapların yapılmaya başlanmasıyla birlikte Suriye’de Müreybet’te yaklş. 8 000 yıl öncesine ait kalıntılar ortaya çıkarıldı tüm Yakındoğu’da, özellikle de V. binyıl’da Mezopotamya' da Hassuna, Samerra, Arpacie birçok atölye kuruldu. Ninova'da, bej zemin üzerine kızıl kahverengi, siyah, beyaz boyalı geometrik motiflerle süslü çömlekler ele geçti. Sus atölyesi IV. binyıl, geometrik motiflerin çoğu kez bitki ya da hayvan figürlerinin üsluplaştırılmasıyla elde edildiği, krem zemin üzerine siyah ya da beyaz boyalı eşsiz süslemeleriyle, yüksek nitelikli yapıtlar vermeye devam etti, Varka'da Uruk, Cemdet-Nasr dönemi 3000’e doğr. katmanlarında, 1 m yüksekliğinde, kaymaktaşından bir ayin vazosu ortaya çıkarıldı; vazoyu süsleyen alçakkabartmalarda, armağanlar taşıyan kişilerden oluşan bir tören alayı canlandırılmıştır Bağdat müzesi. Mezopotamya'da değerli metaller de vazo yapımında kullanılıyordu Entemena vazosu, Tello [III. b nyıl]. Biraz daha eski bir döneme tarihlenen Ur krallık mezarlarında ele geçen altın tabak çanak, o zamanki kuyumcuların ustalığını yansıtır İranlI sanatçıların Ahemeni, Part ya da Sasaniler dönemlerinde gerçekleştirdikleri yapıtlarda da aynı ustalık düzeyi görülür. Hayvan başı biçiminde olan ya da bir hayvan figürüyle süslü rhyton, İran sanatında en sık rastlanan vazo türüdür. • Mısır. Tarihöncesi dönemden, çizgiler halinde geometrik motiflerle süslü, seramikten ve bazalt, diorit, yılantaşı ya da granit gibi sert taşlardan yapılmış vazolar kalmıştır Genellikle bunlar silindir ya dâ küre biçimindedir Eski imparatorluk'un sonlarına doğru sert taşların yerini daha yumuşak taşlar almış, hemen hemen yalnız kaymaktaşı kullanılmaya başlanmıştır kanoposlar koku kapları, lüks yemek takımları. Yeni İmparatorluk döneminde bu tür kaplar oldukça aşırı zariflikleriyle ayırt edilirler Tutankhamon'un mezarında ele geçen kaymaktaşı vazolar. Aynı dönemin seramik ürünleri partak renkli sırla kaplıdır Louvre'daki kâse biçimli vazo. Çokrenkli cam tekniğinin kullanılması, zarif ton değişikliklerinin görüldüğü parçaların üretilmesine olanak sağlamıştır balık biçimli vazo, British Museum. • Hindistan. Hayvan motifleriyle süslü Mohenco-Daro seramiği, Mezopotamya ve İran’da üretilen örneklerden esinlenir. Daha geç dönemlerde, su taşımaya ya da baharat ve tahıl saklamaya yarayan gündelik kap kacak genellikle perdahsız seramikten yapılmaya başlandı. Gupta üslubunun yy. özellikleri, metal altın, gümüş, bakır, demir su kapları yapıldığını düşündürtmektedir. Cam ve kristalin de kullanıldığı sanılmaktadır. Çok daha sonraları, Moğol döneminde, tören vazoları genellikle pirinç ya da bakırdan yapilmiş, buna karşılık, gündelik kaplar için seramik kullanılmaya devam edilmiştir. • Çin. Tarihöncesi’nden kalma en zengin buluntuları veren Hınan bölgesinde, Yang- şao ve Longşan'da, gündelik eşyaların yapıldığı, gri, kırmızı ya da siyah bir seramik türü ortaya çıktı. Şang ve Cou hanedanları döneminde çok sayıda bronz ayin vazoları üretilmeye başlandı. Bu vazoların üstündeki özgün nitelikli süslemeler, mermer, fildişi ya da topraktan yapılmış kaplarda da görülür. ilk yüzyıllarda Han hanedanı üretilen, yüksek ısıda pişirilmiş ince hamurdan vazolar porselenin öncüsü sayılır. Ming döneminde yeni biçimler ortaya çıktı çiçek açmış erik ağacı dallarını koymaya özgü vazolar, şarap kaplan. Seladonlar ve Çin beyazları çok geçmeden Avrupa’ya ihraç edilmeye başlandı ve orada büyük ilgi gördü. Fakat, bu moda ancak XVIII. yy.'a kadar sürdü. Yaratıcılık gösteremeyen çin seramik sanatı bu dönemden sonra gerilemeye başladı. • Japonya. Yenitaş dönemi büyük bir olasılıkla IX. ve VIII. binyıl’lar vazolarını, Comon kültürüne ait barok süslemek çömlekler izledi. V. yy.’a doğru, kahverengi topraktan, sonra da greden yapılmış bodur vazolar ortaya çıktı. Japon seramiği daha sonra, yüzyıllar boyunca Çin'in, bir ölçüde de Kore'nin etkisinde kaldı. En özgün vazolar XVI. ve XVII. yy.'larda yapıldı. Bunlar ya zengin çiçek süslemelidir ya da tersine, zenden esinlenen bir yalınlık ortaya koyar. • Kolomböncesi Amerika. Taş, ağaç, metal Chimular ya da Kolombiya kavimleri gibi metalürji ustaları kaplara rastlanırsa da en çok kullanılan gereç kildir Elde biçimlendirilmiş ya da kalıplanmış pişmiş toprak vazolar, biçim ve dekor bakımından büyük bir çeşitlilik gösterir. Hayvan, bitki, nesne ya da insan biçimli vazoların sayısı oldukça fazladır. Bu kaplar gündelik yaşamda kullanılmak üzere ya da mezar armağanı olarak üretilmiştir. Mayalar tarafından üretilmiş kaplar çokrenkli ya da oymalı vazolar, Meso-Amerika'nın en dikkate değer parçaları arasında yer alır. Bununla birlikte, Teotihuacân kültürü gibi başka kültürler de çok yetkin çömlekler özellikle yalancı mermer üzerine boyalı ortaya koymuşlardır. Güney Amerika’daki en yetkin örnekler, Peru'daki Chavfn, Mochica ve Nazca kültürlerine aittir. Daha geç dönemlerde, "seri” üretime gidilmesi, kalitenin düşmesine yol açmıştır. • Eski Yunan ve Roma. Yunan dünyasının hemen hemen her bölgesinde boyalı pişmiş toprak vazolar bulunmuştur. En eski örnekler Ege çağına ait Girit, Peloponisos, Kyklades, Anadolu natüralist üsluplu vazolardır. Bunları çoğunlukla Atina’ da üretilmiş, geometrik motiflerle süslü vazolar izledi. yy.’larda, beyaz zemin üzerine siyah figürlerin ağır bastığı doğu üslubu ortaya çıktı böylece seramik sanatına, Ege adaları, Korinthos, Lakonia, Sirenayka, Attike, ionia, Rodos, Mısır ve Etruria'da Caere atölyeleri bulunan ionia okulu egemen oldu. VI. yy.'ın 2. yarısında ve V. yy.'da, önce kırmızı zemin üzerine siyah figürlü, ardından siyah zemin üzerine kırmızı figürlü beyaz zeminli kupalar ve lekythoslar, imzalı vazolarıyla Attike okulu ağır bastı, italyot üretiminin başlamasıyla gerileme dönemine giren bu sanat, İli. yy.’da tümüyle ortadan kalktı. Son serilerin dışında, her zaman zarif ve yalın olan biçimler, katışıksız bir üslupta ve çok çeşitlidir Vazolar evle ilgili her tür işte kullanılıyordu; bunlar, içindeki eşyalarla dünyevi yaşamın bir aynası olan mezarlarda da yer almaktaydı. Vazolar mitolojiye, kahramanlığa, gündelik yaşama ilişkin çeşitli sahnelerle süslenmişti. Roma'da yunan vazolarının biçimlerine ve adlarına bağlı kalındı. Eski roma eserleri müzelerinde birçok amfora, hydria, krater, kantharos görülür. Gündelik yaşamda kullanılan kaplar pişmiş toprak, lüks vazolar ise oymalı gümüş Bosco Reale, Bernay hâzineleri ya da metaldir. Cam çok kullanılan ve ustalıkla işlenen bir gereçtir mavi camdan Portland vazosu, British Museum. [-* CAMCILIK.] • Ortaçağ, Rönesans, Modem çağlar. Gerek günlük, gerek lüks vazolarda seramik en yaygın gereç olmaya devam etti. Or- taçağ’da çeşitli sırlı çömlek türleri, daha sonra da greler üretildi. Almanya gre alanında uzmanlaştı. XIV. yy.’da, zengin İslam geleneğinin mirasçıları olan İspanyol mağrib çömlekçileri, sırlı fayanstan doğu esinli vazolar yaptılar Elhamra vazoları. XV. ve XVI. yy.'larda, Faenza, Deruta, Casteldurante, Urbino’daki İtalyan atölyelerinde, eczacıların kullandığı ya da evlerin süslenmesine yönelik olan majolikalar bol miktarda üretildi. Bu vazo türü XVII. yy.’da Fransa'da, özellikle de Nevers'de yaygınlık kazandı. Nevers, barok biçimli majoli- ka vazoların üretiminde uzmanlaştı. Bunların büyük boyutlu olanları bahçeleri süslemede kullanılıyordu. Öte yandan, majolikalar Hollanda’da, Delft'te de yaygın bir biçimde üretiliyordu. Fayans ustaları, bu ülkeye bol miktarda ithal edilen çin porselenlerini örnek aldılar ve garnitür'lerin aynı dekora sahip değişik biçimlerdeki vazo dizileri yapımında bunlardan esinlendiler. Çin Vazoları Meissen'de, ilk avru- pa porselenlerini de esinledi. XVIII. yy.'da porselen üretiminde görülen bu gelişme, biçimlerin çeşitlenmesine, süslemelerin incelik kazanmasına katkıda bulundu. Sövres yapımevinde süsleme amaçlı birçok vazo modeli üretildi; bunlar rokay üsluptan, Antikçağ’a öykünen bir tarza doğru gelişme gösterdi. XVIII. yy.'ın sonunda, İngiliz Wedgwood, Antıkçağ'daki örnekleri anımsatan alçakkabartmalarla bezeli ya da mermere, sert taşlara oyulmuş kapları taklit eden vazolar gerçekleştirdi. XIX. yy.'da cam sanayisinin gelişmesi ve Gallâ, Daum, Lalique, Marinot gibi sanatçıların yeteneği sayesinde, opalin, cam hamuru, kristal, çiçek vazolarının yapımında seramiğin yerini almaya başlağı. Sanatsal grelerde de kalite yeniden yükseldi. • İslam sanatı. IX. yy.’da abbasi halifelerine başkentlik yapmış olan Samerra'da, F. Sarre ve E. Herzfeld tarafından yapılan kazılarda ele geçen seramikler, süslemeleri ile altın ve gümüşten yapılmış vazoları anımsatırlar İslamlık altın ve gümüş gibi değerli metallerin kullanımını yasaklamıştı, bu yüzden sasani metal işçiliği toprak eşya üzerinde taklit ediliyordu. Beyaz zemin üzerine kırmızı, sarı, mavi ve yeşil renkler veren metal oksitlerle boyanan seramikler, İslamlığın ilk yıllarından başlayarak Irak’ta çok gelişmişti ve en önemli üretim merkezi Bağdat’tı. Samerra kazılarında ele geçen sarı, kahverengi ve yeşil renkte sırlı, mineli vazolar; kâseler ve tabaklar çin sanatından taklit edilmiş, ancak bir süre sonra yerel bir kimlik kazanmıştır. İran' da Rey kazılarında bulunmuş, kobalt ve firuze renkli vazolar, kâseler de metal örnekleri anımsatır. Burada çeşitli form ve renkte vazoların yanı sıra, minai tekniğinde yapılmış, efsanelerden alınmış zengin süslemeleriyle de dikkati çeken seramikler bulunmuştur. Figürlü ve çokrenkli süslemeler, beyaz, firuze ve kobalt mavisi sır üzerine altın yaldızlar bu tür seramiklerin ayırtedici özellikleridir. Semerkand'da da günlük gereksinimleri karşılamak üzere, şaşırtıcı güzellikte seramikler yapılmıştır. Suriye’de Rakka'da kalın sırlı vazolar, kulplu kaplar, kandiler üreten atölyeler vardı. Burada yy.'larda, beyaz zemin üzerine üsluplaştırılmış hayvan ve bitki motifli, sırattı tekniğinde süslenmiş eserler üretilmiştir; özellikle albarello diye anılan silindir biçiminde vazolar dikkati çeker. Endülüs'te, Elhamra vazoları adıyla tanınan, Malaga’da üretilen, sırlı ve geniş kulplu lüks seramikler ün yapmıştı. İslam vazoları arasında, özellikle İran' da, altın ve gümüşten yapılmış güzel örnekler de vardır. Tahran Gülistan sarayı müzesi'nde sergilenen X. yy.'dan bir gümüş vazo, savatlama tekniğinde, çiçekli kûfi yazılarla süslüdür. yy.’larda İran Selçukluları döneminde yapılmış iki gümüş gülabdan Kahire Harari koleksiyonu ve New York Rabenou koleksiyonu, çarpma ve yaldız tekniklerinde bezenmiştir. • Anadolu'da vazo benzeri kaplara daha Yenitaş döneminden başlayarak ve Bakır- taş dönemi ile Tunç çağlarında rastlanmaktadır Hacılar, Kuruçay, Karataş -Semayük, Canhasan, Alacaahöyük, Tepecik, Pulur, Norşuntepe, Kûltepe, Truva, Yortan vd.. [-» ÇÖMLEKÇİLİK.] inandık kazılarında ortaya çıkarılan ve inandık vazosu diye adlandırılan, büyük boyutlardaki kap XVII. yy., formu ve üzerine kabartma olarak işlenmiş kutsal evlenme töreni betimiyle, hitit sanatının özgün örneklerinden biridir. Anadolu Selçukluları döneminden günümüze ulaşan vazo örneği çok azdır; İstanbul Türk ve İslam eserleri müzesi’nde sergilenen, sırsız Selçuklu vazoları, kalıplama tekniğiyle, alçakkabartma yazı kuşakları, hayvan figürleri, rumiler ve madalyonlarla süslüdür. OsmanlI döneminde çini ve seramik İznik, Kütahya, İstanbul, Çanakkale, porselen Eseri İstanbul, Yıldız porselenleri, cam çeşmibülbüller, opal, renkli cam, kristal ve renksiz camlar ve değerli metallerden vazolar üretilmiştir. Bunların tek gül ya da lale konulanları gülabdan, laledan gibi adlarla anılır. Özellikle XVIII. yy.'da ve sonrasında vazodan fışkıran çiçek motifi osmanlı süslemeciliğinde yaygın olarak kullanılmıştır Ahmet lll'ün Topkapı sarayı’ndaki odasının duvarları, minyatür ve tezhipler, mezar taşları, lahitler.Kaynak Büyük Larousse X-Sözlük Konusu ne demek anlamı tanımı. Cevap Türk Resim SanatıTürk resim sanatı 9. itibaren Türk hükümdarların orta ve yakın doğu bölgelerinde egemen duruma geçmeleri Türk resim sanatının bu bölgelerde etkin olmasını sağlamıştır. İslam öncesi dönemde ise Çin, Hint ve İran etkileriyle karışmıştır. Türk Resim Sanatındaki gelişimi, milletimizin yaşantılarına, yaşadığı yerlere, bağlı bulunduğu dinle ilgili hayat anlayışına ve kurmuş oldukları siyasi birliklere göre şekil nedenle Türk Resim Sanatı’nı, üç dönemde incelemek yerinde İslam’dan Önce Türk Resim Sanatı2. İslam’dan Sonra Türk Resim Sanatı3. Batı Etkisinde Türk Resim Sanatı Türk Resim Sanatının Dönemleri 1. İslam’dan Önce Türk Resim Sanatıİslam’dan önce Türklerde resim biliniyor ve yapılıyordu. Çadır medeniyetine sahip gezici Türk boylarından günümüze pek fazla eser kalmamıştır. Fakat belli yörelere yerle şen kavimlerde resim sanatı ile ilgili eserlere rastlanır. Halı, kilim, kumaş ve derilerdeki işlemelerle, kullanılan günlük eşya ve silahların yüzeylerindeki motifler. Türklerin resim sanatına olan yakınlığını ve bu alandaki yeteneklerini gösterir. Uygur Türkleri zamanında yazılan kitaplarda, minyatür tekniğine uygun resimler İslam’dan Sonra Türk Resim SanatıTürklerin İslam dinini kabul etmesinden sonra, resim sanatı daha çok dinsel etkilerin altına girmiştir. Putperestliğin tamamen karşısında olan İslam dini, bazı yasaklarla heykel ve resim sanatının karşısına çıkmıştır. Aslında yeniliklere ve sanat gelişime açık olan İslamiyet, yanlış yorumlarla bu amaca hizmet edememiştir. Bu etkiler altında kalan Türkler de, ruhundaki resim yapma isteklerini, süsleme ve güzel yazı yazma yolunda hüsnühat bulmuşlardır. Selçuklular devrinde süsleme sanatı mimar? yapıtlara da girmiş, taş üzerine kabartma olarak yapılan bu çalışmalarda insan, hayvan ve bitki motifleri süs unsuru olarak kullanılmıştır. Önceki devirlere göre büyük bir gelişme gösteren minyatür resimlerde de, genellikle din dışı konular ele alınmıştır. Osmanlılar zamanında ise minyatür alanında gerçek bir gelişme görülür. Bu devirde minyatür ve duvarlara süsleme yapanlara nakkaş asırda yaşamış olan Levni, minyatür sanatın en güzel örneklerini vermiştir. Bu yüzyılda İmparatorluğun batıya doğru yönelmesi Levni’nin minyatürlerinde de görülmüştür. Önceleri çok figürlü konular ele alındığı halde Levni, az figürlüleri hatta tek figürleri işlemiştir. Çalışmalarında kişilerin karakterlerini belirtmeğe çalışmış; o yıllarda memlekete gelen batılı ressamların etkisi ile, az da olsa perspektif kurallarına uymaya çalışmıştır. Il. Mahmud’un kendi portresini yağlı boya yaptırarak çoğaltması, resim tarihimizde minyatür devrin hemen hemen sonu sayılır. Batılı ressamların memleketimize gelmesi, askeri okullara resim derslerinin konmuş olması ve bu okullarda yetişen yetenekli öğrencilerin Avrupa’ya gidip, sanatlarını geliştirmesi ile Türk resminde Batı etkisi görülmeğe Batı etkisinde Türk Resim SanatıBatı resmi ile ilgimiz, Fatih Sultan Mehmet’in saltanatı zamanında 1451–1481 başlamıştır. Bu devirde İstanbul’a davet edilen Gentile Bellini adındaki İtalyan ressamı, Fatih’in bir portresi ile bir madalyonunu yapmış; saraydaki bazı odaların duvarlarını da resimlemiştir. Fatih’in yaptığı bu hamle ancak saray duvarları arasında kalmıştır. Hâlbuki bu zamanlarda, Avrupa resim sanatı yağlı boya tekniğine dayalı en büyük sanat ustalarını yetiştirme çabası içinde idi. Rönesans Devri.Batı resim sanatına karşı ikinci ilgi III. Ahmet zamanında 1703–1730 olmuştur. Avrupa’dan İstanbul’a gelen ressamlar, çalışmalar yapmışlar ve resimlerini Dolmabahçe Sarayında sergilemişlerdir. Bu olaylar, batı resim zevkinin toplumumuza yayılmasını sağladığı gibi, o zaman ki Türk ressamlarında da yağlı boya resme karşı bir ilgi uyandırmıştır. Türk resim sanatında batı anlamı ile ilk çalışmalar III. Selim 1793 ve II. Mahmud 1835 zamanında mühendis ve harp okullarına konulan resim dersleri ile başlamıştır. Bu okullardan yetişen yetenekli gençler Avrupa’ya resim sanatı öğrenimine gönderilmiş, dön düklerinde de kendilerinden büyük yarar sağlanmıştır. Bu devirde yetişen ressamlarımız, kendilerine özgü realist çalışmalarla dikkati çekmişlerdir. Bunlardan Şeker Ahmet Paşa 1841–1906, Türkiye’de ilk resim sergisini açmıştır. Osman Hamdi Bey’de 1842–1913 Eski Eserler Müzesi’ni kurarak ilk defa memleketimize müzecilik fikrini getirmiştir. Genel kültür bakımından da kendini yetiştirmiş olan Osman Hamdi Bey, bugünkü Güzel Sanatlar Akademi’sinin de kurucusudur. Güzel Sanatlar Akademi’sinden ve diğer okullardan yetişen değerli ressamlarımız, çağımıza kadar süregelen resim sanatı akımlarını toplumumuza aktarma çabası içindedir. Bunlardan Nazmi Ziya Güran 1881–1937 empresyonizm ilkelerini en yakın şekilde ülkemize getirmiş, Sami Yetik 1876–1945 milli harp sahneleriyle ün salmış, İbrahim Çallı’da 1882–1960 Genç Türkiye Cumhuriyeti’nin sanat kurucularından olup uzun süre Güzel Sanatlar Akademisi’nde görevler almıştır. Namık İsmail 1890–1935, Ruhi 1883–1931, Avni Lifij 1889–1927, Ali Sami Boyar 1880–1967- Şevket Dağ 1876–1944, Feyhaman Duran 1886–1970, Hikmet Onat da 1885–1977, 1950 sonrası dönemde Nuri İyem 1915, Neşet Günal 1923, Orhan Peker 1927–1978, Adnan Çoker 1928, Neşe Erdok 1940, ülkemizin önemli resim sanatı ustalarındandır.

vazo boyama sanatına ne denir